Mehmet Alev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Alev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kızılcık dalları

21 Mart 2013 Perşembe |


Mehmet ALEV


Geldi bahar
Eriyor kar
Çiçek açtı
Kızılcıklar..
Mehmet M. Con


Şu kızılcık dallarına bayılıyorum, vallahi…
Ormanlar içinde, tıpkı şehir caddeleri gibi akıp giden asfalt yollardayım. Zaman zaman, bir anlık da olsa, bakışlarım yamaçlara takılıyor. Sarı, yer yer koyu, yer yer açık sarı kızılcık dallarını bağrıma basıyorum. Bir çoşku, bir neşe doluyor içime. Bir şölen kafilesi içinden geçiyorum sanki…
Kızılcık, bir ağaç, bir meyve soyunun temsilcisi olarak, tüm insanlara, hatta tüm canlılara baharı muştulamakla olağanüstü bir misyon üstlenmiştir.
Ve bunu da, dünya kurulalıdan bu yana, dimdik, hiç usanmadan, cömertçe yapıyor!...
Bazan aklımdan garip, hatta hiç tutarsız bir düşünce geçiyor. Eğer, doğa böyle bir görevi biz, insanlara havale etmiş olsaydı, ne olurdu acaba?!
İlk baştan itiraf edelim. Orman içlerinde ya da yol boylarına çıkıp böylesine günlerce, haftalarca sarı bayraklarımızı açıp kalamazdık. Bir süre sonar ya eğilir, ya yerlere yığılırdık…
Sonra, hep bir renge de katlamanazdık. Sarıdan birazcık kırmızıya çalar, hatta mora kaçar, hatta kişisel çıkarlarımıza denk gelirse, tümü siyah olurduk!
Bu yüzdendir ki, baharı mijdeleyen kızılcık dalları karşısında sevgiyle, saygıyla eğiliyorum. Kızılcığın başımın üstünde bile yer i vardır…
10:24 | 0 yorum |

TAŞLAR NASIL ADAM OLUR?

25 Şubat 2013 Pazartesi |

Mehmet ALEV

-Deneme-

Her evde bir turşu küpü var. Hele bir güz gelsin, günde en az beş altı kez turşu küpünün başına varılır.
Şu sabahları var ya, tarhana çorbası tasa, sahana aktarılınca bir yandan buğular havalanırken, kaşıklar da mevzilenir. Bu anda sanki bir yerlerden sesler gelir: “Hemen turşu çanağını getirin!” Turşular da çoklukla lahanadan, biber, patlıcan, domatesten olur. İçine havuç, kereviz de atılır…
Toprak küpler, dedim ya. Kocaman karınlarıyla bir çocuk boyunda olup boğazları daracık, küçücüktür.Sıkıversen boğulacakmış gibi. Bir zamanlar bu küplerin daha başkaca görevleri de varmış. Yeri gelince buğday ambarı, yeri gelince de altın para, ziynet eşyası saklamak için bire birmiş…
Güz ayları geldi mi derslerin, oyunların yanı sıra, küpün ağzına göre bir taş bulmak bana düşerdi. Öyle bir taş ki, tos toparlacık, küpün ağzına yerleşsin ve basınç sağlasın. Eski taş, nedense bir yana fırlatılır, bir daha kullanılmazdı…
Okula giden yol, bir dere boyu. Saatlerce yürü, bitmek bilmez. Allah’ım, taştan bol da bir şey yok!
Bir gün anneannem:
- Oğlum, turşu taşını getirdin mi, ne oldu?
Diye seslendi. Bir an için harman yerinde arkadaşlarımla yeni başlattığımız oyunu keserek kulak verdim. Ve hemen dereye doğru koştum. Yaşlı kadın haklıydı. Kaç kezdir uyarıyordu. Turşu da bir saat önce bastırılmalı… Benim oyunlarımın bitmesini mi beklesin?
Dere yatağını bir aşağı, bir yukarı çabuk elden arşınladım. Gözüme bir taş kestirdim. Oldukça yassı ve tostoparlak. Yedeğini de buldum ve şimdi rahatım…
Anneannem beni görünce sevindi. Hemen elimdeki taşları kavradı ve küpün ağzına götürdü. Zavallı kadın eline aldığı taşı bir sağ çevirdi, bir sola. Ne etse bir türlü olmaz. Yedeğini denedi, o da küpün boğazına genişçe geldi ve hafifçe bir de çıkıntısı vardı…
Yaşlı kadın bana anlamlı bakışlarıyla dönerek, önce dudaklarını bir sıktı açtı, bir sıktı açtı:
- Oğlum, sen bu taşları nereden getirdin? Dedi.
- Dereden, mezarlık altından!
- Dinle beni yavrum, bizim derenin taşları, bizim işimize yaramaz! Biz, suyun başındayız… Bir taş tekerlene, yuvarlana adam olur. Sen bana derenin aşağısından, bir saat uzağından, daha doğrusu sizin okul yanından taş getireceksin! Sonra, dere taşlarının yolculuğu ağır olur, çok ağır. Biz insanlarınkine benzemez, hiç benzemez. Bir taş, bir saatlik yolu bir on, belki de yirmi yılda alabilir…
Demek, taştan yararlanabilmek, onu bir amaçla kullanabilmek için, o taşın bir nevi adam olması şarttı!
Küçük yaşta toprak küp başında taşlarla ilgili aldığım bu kısa dersi yaşımın ilerlediği zamanda da aklıma getirdim. Zaman zaman gene parmağımı alnıma dikerek, bu bizim için de geçerli değil mi, diye düşündüğüm olmuştur.
Bir bakıma, akan sular içinde kah yuvarlanan, kah sürekli ötekilere çarparak yol alan taşlara, biz insanlar, ne de çok benziyoruz…
09:04 | 0 yorum |

EN İYİ TÜRK…

21 Ocak 2013 Pazartesi |

Mehmet ALEV

Tarih seyri içinde her millet kendine has bazı özellikler oluşturmuştur. Türkler, iyi at koşucu, kılıcı, oku mükemmel kullanan, adaleti elden bırakmayan birileri olarak insanlık defterine geçmişlerdir. Ve, Çin denizinden Adriyatik kıyılarına kadar olan bir coğrafya üzerinde ikamet etmekteler. Bu coğrafya üzerinde oturan Türklerin büyük kısmı, kendi birlikteliklerini, devletlerini kurmuşlardır.
Ama kader bu sana, dünyadaki Türklerin birçoğu, yabancı egemenlikler altındalar. Ve şimdi, kısaca, bu yabancı egemenlikler altında varlıklarını sürdürmeye çalışan Türklerden bazılarının durumlarını arz etmeye çalışalım…
Beşeriyet tarihinde büyük hanlıklar, beylikler kuran Uygur halkı, bir anlamda Türk medeniyetinin de beşiği olmuştur. İlk yerleşik yaşama geçen Uygurlar, tarımı da baş tacı etmişlerdir. Nüfusları da Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan’ın toplam nüfusunun üzerinde, yaklaşık 40 milyondur…
Bu gün, Türk kültürünü bir Kaşgarlı Mahmut’suz düşünebilir miyiz? Bin yetmişli yıllarda basılan bu dev eser, Divan-ı Lügat-it Türk, Türklüğümüzün temel taşlarından biridir.
Ne var ki, 250 yıldır Çin egemenliğinde kalan Uygur halkı, dünyada insana yapılan her türlü zulmü ve işkenceyi yaşamış ve hala da yaşamaktadır. Komünist dönemde hele işkence yöntemleri son derece acımasız bir hal almıştır. Daha yoğun olarak, 1966-1976 yılları arasında ortaya çıkan Kültür devrimi sırasında camiler yıkılmış, toplu ibadet yasaklanmış, insanları inançlarından uzaklaştırmak için her çeşit yollar denenmiş ve bugünde denenmektedir.
Uygurlar, bundan başka nükleer deneylerle zehirlenmekte, sürgünler gündemde, Çinlilerle evlendirmekler de bunların arasında yer alır.
Çinli yöneticiler için en büyük engel, Uygur halkının Müslüman olmasıdır!
Tek sözle, onlara göre en iyi Uygur Türk’ü, kendi haklarını araması açısından cin değil, bir an önce Çin, Çinli olmalı, tarih sahnesinden de çekilip gitmelidir. 
*
Batı’ya doğru geliyoruz. Ve İran Türkleri çıkıyor karşımıza. Güney Azerileri olarak da bilinen bu topluluk, hiç de azımsanmayacak bir sayıdadır. Kimi verilere göre nüfusları 18- 25 milyondur. Daha bir zamanlar Şah Pehlevi, Azerice eğitim veren okulları kapatmıştır. İran halkının yüzde 40’nın Türkçe konuştuğuna göre, bugün de Şah’ın gününden bu yana, pek mesafe alınmadığı bir gerçektir.
İran’da da, en iyi Türk, Azeriliği, Türklüğü ile ilgili talepleri olmayan bir Türk’tür!
*
Dilim dilim parçalanan İrak’ta manzara pek değişmez. Bir on, on beş yıldan bu yana silahların susmadığı, insanların katledildiği, diri diri yakıldığı bir ülke olan Irak’ta, Türkmenlere yapılan zulümlerin de hiç ardı arkası kesilmemektedir. Şurada, aradan bir ay kadar geçmedi ki, sekiz genç, İraklı Türk, vurularak şehit edilmişti! Bundan önce, Telafer, Musul, Kerkük ve Altınköprü katliamları hafızalardan kolay kolay hiç silinir mi?
O, patlayıcılarla yüklü kamyonların hala dönüp dolaştığı Irak’ta, Türk, Türkmen olmak bir yana, canlı olmak bile zor!
*
Gerçek, bir iç savaş yaşayan Suriye’de 3,3 buçuk civarında Türkmen yaşamaktadır. Bunlar unutulan Türklerdir. Ana dillerini unutma süreci içine girmişlerdir.
Suriye Türklerinden bir kısmının bu topraklarda bulunma nedeni çok ilginç. Bazı araştırmalara göre, Türkler buraya Osmanlı döneminde Haç yolunu koruma amacıyla yerleştirilmişlerdir. Hiç bir yönden bir güç teşkil etmezler. Hele ekonomik bakımdan çok zayıflar. Bilek gücüne dayanarak çalışırlar, önemli mevkilere gelemezler, seslerini bile duyuramazlar. Türkçe bildikleri halde, Türkçe konuşmaya utananlar olduğu bile söyleniyor.
En iyi Suriye Türk’ü, Arap çoğunluğa göre, sessizliğini koruyan, Türkçesini unutan Türk’tür!
*
Kırım Türklerinin başına gelenleri ise kitaplara sığdıramayız. Doğruluğu, adaleti, eşitliği getireceğim, diye tarih sahnesine çıkan komünistler, Kırım’ı, Kırım Türklerini çil yavruları gibi dağıtmışlardır. 18 Mayıs 1944 tarihinde koskoca bir devlet sürgüne zorlanmıştır. Aradan altmış yıl geçmesine rağmen, Kırımlılar yurtlarına dönüyorlar. Şu ana kadar yarım milyona yakın Kırımlı öz yurtlarına dönmeyi başarmışlardır.
Kırım Türklerinin de zengin bir geçmişi vardır. Buna rağmen en iyi Kırımlı, Ukrayna ve Ruslara göre, yurduna dönmek istemeyen, yurduna dönmüş olmasına rağmen fazlaca talepleri olmayan Kırım Türküdür.
*
Resmi verilere göre, Batı Trakya’da 150 bin civarında Türk varlığından söz edilmektedir. Ne var ki, Lozan Antlaşması’ndan bu yana bir türlü Türklüklülerini kanıtlayamıyorlar. Hatta İskeçe’de bir kahvenin giriş kapısında “Türkçe” sözcüğü, Avrupa mahkemelerine sürüldü.
Bir sözle, Yunanistan makamlarınca, bu dünyada her şey ol, sadece ve sadece Türk olma!

*
Bir gerçek vardır, o gerçeği ikide bir ortaya koruz. Türkiye dışında toplu halde en çok Türklerin yaşadığı bir ülkedir, Bulgaristan!
Ne var ki, Bulgaristan Türklerinden bahsederken sözlerimizin başına sürekli “Ah”, “oh”, “eh”ler getiririz. Nedeni mi? Bulgaristan Türklerinin başına gelmedik dert, çekmedik çile kalmamıştır. Bu dertlerin ilk sıralamasında göç olgusu gelir. Bir aile düşünün: baba, oğul ve dede. Her biri yaşamında ille bu acıyı tatmıştır. 140 yıldan bu yana, her on-onbeş yılda bir kez hudut kapıları açılır, aileler parçalanır, gözyaşları akar gider. Ve bu acılar azmış, eziyetler yetmezmiş gibi, 1984-85 kara kışına da maruz kalırlar. Bu tarihte Bulgaristan Türklerinin tümünün, bire dek adı sanı silinir. Güpe gündüz, dünyanın gözü önünde Bul-gar-laş-tı-rı-lır-lar!
Bu yüzden olacak ki, Bulgaristan Türkleri devlet bünyesinde belirli yerlere gelemezler, getirilmezler. Oranlı olarak düşünürsek, Bulgaristan Türkleri ne bilim alanında, ne sanat ve sporda, idari kurum ve kuruluşlarda, silahlı güçler ve poliste yeteri kadar temsil edilmemektedirler. Ana dili eğitimi de içinden çıkılmaz bir bulmacaya dönüşmüştür.
Bulgarların büyük çoğunluğu, en fazla sırtını dönmüş, hudut kapılarını ağızlamış Türklerden hoşlanmaktadırlar. Bulgar folklöründe şu atasözü hala capcanlıdır: “En iyi Türk, cenaze arabasındaki Türktür!”
Hülasa, dünyanın dört bir yanında varlıklarını sürdüren Türkler ne yapmalılar?
Her şeyden önde vatandaşı oldukları devletin kanunlarını, kurallarını gözbebeği gibi korumalılar. Bu arada hakları ellerinden alınır, temel özgürlükleri çiğnenirse, isyan edecekler, haklarını arayacaklardır!
Ve en önemlisi, aramızda birlikteliği sağlama zamanı çoktan gelmiştir! Doğu Türkistan veya Batı Trakya’da bir Türkün burnu kanadığı zaman, “bana ne dememeli?” bir volkan gibi kükremeliyiz!!


20.01.2013 (Kırcaali)
21:51 | 0 yorum |

АRALIK- OCAK, AH ŞU ANALAR…

9 Ocak 2013 Çarşamba |

Mehmet ALEV
Kış ortası, Aralık-Ocak oldum olası, anı, yaşantı yoğunluğu ile hayatımda yer etmiştir. Daha sonraları Türklük kimliği ile de, bu iki ay defalarca önemini belirtmiştir.
Yakın tarihten yola çıkarak, bir de gerilere dönelim…
Bundan 28 yıl önce, Aralık-Ocak, Doğu Rodop Türk halkı tarihine en acımasız, hatta barbarca bir yaklaşımla geçmiştir. Şovenliği kendi programının birinci maddesine alan komünist klik, göstermelik olarak, Çingene ve Pomak kardeşlerimizi Bulgarlaştırdıktan sonra sırayı, bizlere, Türklere getirdi…
Bundan 28 yıl önceki Aralık-Ocak’ı bir çok yazar, çizer, sanatçı arkadaşımız keskin kalemleriyle dile getirdiler. Tankların, tüfeklerin karşılarına çıplak göğüsleri ve büyük yürekleriyle çıkan şehitlerimizi, alelacele buzhane gibi kamyonlara yükletilip Beleneler’e sürülen insanlarımızı hep anlatmaya çalıştık.
Bir kadınlığı ile bu barbarlığa karşı koyan, iki çocuk annesi Hüsniye Atasoy da bunların arasındaydı. Henüz kırkında bile değildi…
Gerilere deyince, bundan 134 yıl öncesine dönelim…
Osman Paşa’nın dillere destan Plevne savunması sökülmüş, Paşa esir, askeri ise helak mellak olmuş, dağlara taşlara dağılmıştır.
O, kış kıyamet günlerinde, hele Aralık-Ocak bağlamında, gerçek anlamda bir can pazarı yaşanmıştır. Meşhur Rus Generalı Gurko, Sofya’da zafer çığlıkları ile karşılanırken, Türkler, sivil halk kendini daha güvenilir yerlere atmak için her şeyi göze alır.
Güvenilir yerler ise Edirne İstanbul istikameti ve kara kışın hakimiyetindeki Rodop dağlarını aşıp Akdeniz kıyılarına ulaşmaktır.
Rodop dağları yaz ayları serin, çiçeği, kuşu ve bitki örtüsüyle bir cennet köşesi ise, kışları geçit vermez, soğukları acımasız olur.
Bulgar yazarı Georgi Petkanov, “Korkutan Sessizlik”(Podplaşena Tişina) adlı kitabında Filibe ve civarı halkının bu kış kıyamette Rodopları kucaklayan insanların dramını şöyle dile getiriyor: “…İşte, 1878 gelip çatar. Ve o zaman, Rojen dağı Ruslardan kaçan Türk ahalisinin akıl almaz trajedisine tanıklık eder. Çoluk çocuklarla birlikte ufak tefek ev eşyalarını at, eşek ve öküzlere yükleterek yola çıkmış olan başları sarıklı erkeklerin, soğuktan tirtir titreyen kadınların yürüyüşü günlerce sürecektir. Bu kaçışın, bu görülmedik göçüşün asıl insanı sarsan boyutları daha sonra anlaşılacaktır. Rojen gediğinde hemen yol kenarında, karın üzerinde yepyeni sargılar içinde, yanakları pembe mi pembe bir bebecik donup kalmış. Biraz aşağıda, orman içinde kendi kanıyla yunmuş ipek yorganlarla sarılı çiçeği burnunda bir annecik…
Aralık ve Ocak’ta vuku bulan bu iki olay arasında yaklaşık yüz yıllık bir mesafe vardır.
Bu yüz yıl içinde ne değişmiştir?
Hüsniye annemiz, Beleneler’e, sürgünlere adını, imanını korumak için sürülmüştür! Adını dahi bilmediğimiz gencecik anne de yavrusunu, canını, namusunu korumak için karlı yolları seçerek bir nevi şehit gitmiştir!
Aralıkları, Ocakları unutmayalım, unutturmayalım!
11:31 | 0 yorum |

SUSAN TELEFONLAR

16 Ocak 2012 Pazartesi |

Mehmet ALEV

Aman ya Rabbim, telefon rehberimi açmaya, karıştırmaya korkuyorum. Ne bu kayıp, ne bu kırım?!
Bir arkadaşımı, yakınımı yitirdiysem, telefonunun üzerine bir kırmızıçizgi çekiyorum. Şu 15-20 kusur yıl içerisinde, ne iyi insanlarım, can dostlarım Allah’ın rahmetine kavuştular…
Azrail’in de bir işine yaradı şu göç! Kendi sorumluluk alanını bir başkasına yüklemek ne kolay! Hele bu iş bir angarya ise…
Göç libaslarıyla süslü Azrail, önce benden öz eşimi istedi, aldı. Onu bana çok gördü. Boynumu büken bu kara talih, beni daha “ ’89 Göçü”nün ilk yıllarında yakaladı.
Bunu takip eden zaman dilimleri içinde de en yakın insanlarıma, dostlarıma o korkunç, simsiyah ellerini uzattı, durdu…
Dolno Prahovo’lu can arkadaşım, şair Hasan M. Özkan, büyük ailesiyle Bursa’da almıştı soluğunu. Kendisiyle sık sık görüşüyor, dünyalarımızı paylaşıyorduk. Hasan, o bitmez tükenmez enerjisi ve hoşgörülüğü ile geleceğe dönük muazzam planlar çiziyordu. Hem şair, hem bir parça feylesoftu. Şiirlerinde de çok anlamlılığı, derinliği başköşeye oturtmuştu. Bir gün öğrencilerimle ders yaparken beni telefona istediler. Hasan, kötü gün dostu Hasan Hocam, şairim dünya yolculuğunu tamamlamıştı!
Özkan’ın acısını yaşayamamıştık henüz, bu kez Haykırış’ın gırtlağına sarıldı menfur. Bir şairin gırtlağına saldırmak, onu yok etmekti güpe gündüz. Bir şair söylemekten, haykırmaktan nasıl mahrum edilir?! Annesinden ayrı düşen Nurettin, sanki alınyazısını bir kahin gibi önceden okumuşcasına, soyadı olarak “Haykırış”ı yeğlemişti…
Bir süre sonra, yazar Fahri Tahir( Tekulus) hemşerimin telefonunun üzerine de çektim kalemi. Henüz tamamlamıştı Kırcalili hemşerim yarım yüzyıllık ömrünü. Nefis öyküler kazandırmıştı edebiyatımıza. Bir de cezaevi ve sürgünde geçen acılı günlerini de kaleme almıştı. Bu eserini yayınlamak için müsait an bekliyordu. Erken ecel ona bu imkanı vermedi…
Mücahidimiz, şair Nuri Turgut Adalı’nın telefonu da elimin altındaydı. Görükle’de( Bursa) kaldığı zamanlarda bir “Alo” der, kendisine ulaşırdım. Biraz gecikmeyle de olsa, Ayşe anne ile ne uyumlu bir yuva kurmuşlardı. Hiç eksiksizdi konukları… Büyük kayıp haberi Momçilgrat’tan geldi!
Yitirdiğim yaratıcı dostların listesinde Latif Karagöz de vardı. Çorlu’dan… Onunla zaman zaman telefon görüşmeleri yapıyor, Bursa’yı da ziyaret ediyordu. Hele Bulgaristan Türklerinin çocuk şiirinde zirveleri yakalamıştı. Duyarlı bir kişiliği vardı. Her yeni kitaba kendi eseriymiş gibi sarılıyor, kitap üstüne düşüncesini esirgemiyordu.
Latif Ali’nin telefonu yoktu rehberimde. Bursalar’a uzanmamıştı onun yolu. İki binli yıllara girmeden onu da Azrail aldı aramızdan. “ Siz Doktor Bey” şiirinde ne ustaca betimlemişti kendi sonunu…
Erken, vakitsiz yitirdiğim sanatçı dostlarım, nur içinde yatsınlar, halleri vakitleri yerindeydi. Yeni yuvalara kavuşmuşlar, maddi sıkıntıları atlatmışlardı…
İlle şu göç olaylarında kimi insanların ruh dünyasında birtakım felaketler baş gösterir ki, onların yıkımlarından sağ salim çıkmak her Allah kulunun harcı değildir. Hele sanatçılar bu yıkımları götüremezler. Bir gün kendilerini uçurumun kıyısında bulurlar… Telefonları da susmuş olur.
Bir de şu var:
Yıllardan sonra, 2012’nin başlarında ne hikmetse, işine gelen de gelmeyen de, “ ’89 Göçü”nün değerlendirmesini yapıyor! Güya kendi rızamızla yurdumuzu, yuvamızı terk etmişiz?! Bu güne kadar kendi yurdunu yuvasını, aklıselim sahibi olup, terk etmiş birini gördünüz mü?
( 15.01.2012)
09:26 | 0 yorum |
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve AJANS BG'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Мненията на редакцията и на автора/ите могат да не съвпадат.