Mustafa BAYRAMALİ
Bugünlere Türkçemiz üzerine sahnede yeni oyunlar
oynanıyor. Okullarda seçmeli mi? saçmalı mı? okutulmalı sorunu gündemde. Yeni,
okul öncesi ve okul eğitimi yasasının meclisten geçmesiyle ilgili bir sürü
lakırdılar dökülüyor ortaya. Ne gerek !? Bir milyona yakın Türk bu topraklarda
ömür yıpratıyor. Anadilleri Türkçe, vatanı Bulgaristan Cumhuriyeti. Bu şüphe götürmez bir gerçek. O zaman
lakırdıya ne gerek? “Türk çocukları
devlet ve belediye okullarında kendi anadillerini mecburi okumalıdır “,
belirtilsin yasada ve sorun çözülsün. Bir de yine yasada uzmanların fikri
alındıktan sonra “ Haftalık 4 saat veya 6 saat okunmalı “, diye belirtilsin ve
o kadar. Zaten kendi Anayasamız, Avrupa birliği yasaları ve devletleri
anlaşmaları da bu hakları tanıyor azınlıklara.
Bildiğime göre
pedagoji uzmanları anadili ne kadar iyi bilinirse, yabancı diller daha kolay ve tam
öğrenileceğini öneriyorlar. Demek anadilinin doğru dürüst benimsenmesinin
zararı yok, faydası var, vatan dili Bulgarcanın öğrenilmesine. Dilin iyi
benimsenmesi de okul da, daha çocuk yaşında olur. Yasalar okunmasını mecburi
kılar, devlet gereken olanakları sağlar ve mesele hallolunur.
Bütün bunlar bana şu
olayı anımsattı :
Koca geçenlerde
komşum elime bir dâvetiye sıkıştırdı.
“ Dostum, torunumun düğünü var”, dedi.
Otuz beş yaşındaki kızı Hafise 1989 yılı o boralı zamanlarda, eşi Selim, oğlu Salim ile
beraber İngiltere’nin yolunu boyladılar.
Gerçi onlar Türkiye sevdasıydılar. Olmadı . Sınır kapandı. Bağaj sıkılı kaldı.
Niyet niyettir dediler, terk ettiler buralarını. Çalıştılar, kazandılar. Bir de
kız çocukları dünyaya geldi. Adına
Selma, dediler. Buradan on yaşlarında giden oğulları Salim orada okudu, meslek
sahibi oldu. Bir pastane de işe başladı. Yuva kurma zamanı geldi. “ Yabancı
istemem, buralardan eş almam, olacaksa gene bizim memleketten olsun “, dedi.
Gidip geliriz, baba diyarı, ata yadigarı oralarını unutmayız, unutmamalıyız,
diye düşündü. Memlekette, buralarda sık sık dolaşmağa başladı ve abayı
Safinaz’a yaktı. Safinaz da ona gönlünü kaptırdı. Söylenecekler söylendi.
Görülecekler görüldü. Alınacaklar alındı. Sıra düğüne geldi.
Doğru doğru, dosdoğru. Komşum ve
düğün sahipleri kadar ben de heyecanlıydım. Birde düğün şehrin en
görkemli restoranında yapılacaktı.
Gittik, masalara kurulduk. Önümüz dolu. Ne
istersen yiyebildiğin kadar ye, ne
içeceksen, midenin aldığı kadar iç. Biz de neşeyle, gururla, kadehleri
dokundurmağa, çatalları oynatmağa başladık. Hele müzik ! O, kıvrak Rumeli
türküleri bizi coşturdukça coşturdu. Dilimiz çözüldü. Heyecanımız en yüksek
doruğa ulaşmak üzere. Bir ara bizden daha neşeli bir kız dikkatimizi çekti
Çağırıp kimin kızı olduğunu soracak olduk.
Hemen arkadan biri yetişti. “ Ne var ağabeyler ? Söyleyin ! O Türkçe bilmiyor “, dedi.
Dostumun İngiltere de dünyaya gözlerini açan torunu Selma olduğunu öğrendik
ondan. Sonradan Selma’nın İngiliz misafirlerle daha çok senli benli olduğu
dikkatimizi çekti.
Bir ara müzik kesildi. Ortalık sakinleşti. Sunucu
:
“ Biraz sabır. Söz kaynana da “, diye ilân etti.
Dostumun kızı Hafise kalktı. Elbiseleri
cicili, bicili. Şıklığı yerinde. Heyecanı haklı olarak bir karış başının
üstünde olduğu bakışlarından belli.
Etrafına
bakındı, Bulgarca tüm akrabalarına, eşine, dostuna , misafirlerine düğün
merasimlerini şereflendirdiklerinden dolayı, “ hoş geldiniz, şeref verdiniz “,
diye selâmladı kısaca.
Sonra
döndü, İngilizce , İngiltere’den gelen misafirleri de selamlayıp oturmaya
niyetlendi.
Sunucu,
onu “ Şimdi gene, sizce selamla tüm
katılanları “, diye uyardı.
Kaynana
“ Ben Türkçeyi beceremiyorum o kadar “, dedi Bulgarca ve oturdu.
Biz
biri birimize bakındık. Şaşkınlığımız yüzlerimizde okunuyordu. Heyecanımız,
neşemiz gölgelendi. Müzik yeniden başladı. İlle biz duymuyor, Kulağımızı,
içimizi bir şey okşamıyordu artık.
Bunu söyleyen
de anne, yani kaynanadır. Bir de üstelik Türk ! Anadili Türkçe ! İlle dili okulda değil,
kulaktan dolma öğrenmiş. Netice de vahim. Bizim çocuklara işte bu uygulanmaya
yelteniliyor.
18:02 | 7
yorum |
