MÜLTİKÜLTÜRELLİĞİN ÖNCÜSÜ BAYEZİT HAN

3 Kasım 2010 Çarşamba |

İspanyol Musevileri İçin Niçin bir İlahtır
  
İstanbul’un kalbinde bir bomba patladı, yankısı bütün dünyayı  sardı. Arkasından komşumuz Yunanistan’ın  başkentinde bombalar patlatıldı, hatta  bizim Bulgaristan  elçiliği   de daha havaya uçuruluyordu. Adapazarı’nda bir panelde iki gazeteci protesto edildi ve önlerine idamı çağrıştıran ip atıldı. Sonra Belfast’tan içler acısı  bir haber geldi, güya ırkçılar 150 Romanya’lıyı öldüresiye dövmüşler. Yine Yunanistan’dan buna benzer başka bir haber: Atina’da kendilerini “öfkeli vatandaşlar” diye adlandıran  bir grup, cami olarak kullanılan ve içinde 40 Bangladeşli göçmenin bulunduğu daireyi ateşe vermiş. İbadet yeri olarak kullanılan bodrum katındaki dairenin kapısına önce kilit vuran, ardından camlarını kırıp içeriye yanıcı madde atan ırkçı göstericiler dumanlar yükselmeye başladığında “Yabancılar Yunanistan’dan dışarı. Hiçbir zaman hiçbir cami istemiyoruz!” gibi sloganlar atmışlar. Saldırı yerinden 50 metre mesafede park etmiş polis aracı olmasına karşın hiçbir müdahale ile karşılaşmayan göstericiler, can havli ile kurtulmaya çalışan Bangladeşli göçmenleri seyretmiş…
  Bombalar,apartheid girişimleri ve insanlığımızın ayıbı olmaya devam eden, insanlığımızı sorgulayan görüntüler. Bizlere neler oluyor, bu vahşi antihümanizm kaynaklarını kimler besliyor? Yunanlılar, Balkanların en neşeli insanlarıdır, kültürleri de en eskilere dayanır ve nasıl olup da bunların çocukları  taa uzaklardan gelip, ülkelerine sığınan  Bangladeşli kardeşlerimizi   diri diri yakmaya kalkışabiliyorlar! Polisin körleşmesini ise yorumsuz geçelim. Son zamanlarda Avrupa’da “çok kültürlülük” hakkında biraz fazla konuşuluyor, sanki bu kıtamızda yerleşmiş   böyle bir olgu ve uygulama  var. Bu kelimenin tarihçesini incelediğimizde görüyoruz ki, mültikültüralizm kavramı ilk kez 1957 yılında kullanılmaya başlanmış. Bunu ilk kullanan New Mexico’lu eğitim uzmanı Edward A.Medina. O,çokkültürcülüğü sonradan anlaşılacağı manada, başarılı bir şekilde bir arada yaşamanın anahtarı olarak sunuyor ve çokdillilik ile birlikte kullanıyor. Yani çok dilli ve çok kültürlü bir toplumun barış içinde bir arada yaşaması için çok kültürlülük anlayışını ve uygulamalarını öneriyor. Günümüze değin bu hususta en başarılı ülkeler olarak Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan, Mauritius, ABD ve kısmen İngiltere gösterilmektedir. Daha 1971 yılında Kanada hükümeti “Çok kültürcülük yasası” kabul etmiştir.
  Çok kültürcülüğün  Balkan devletlerinde kullanılması zaruridir,  burada zaten birçok dil, din, gelenek ve sembol mevcuttur. Bunun en önemli hususu birden fazla  kültür gruplarının varlığını kabul etmektir. Yakına kadar Türkiye’de ”Kürt yoktur, onlar dağ Türkleridir”, Bulgaristan’da ise “Türk yoktur, Bulgar Müslümanı vardır.” Tez ve söylemleri mevcuttu. Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan’a gelince- oralarda hala hiçbir etnik azınlık yok…
  Eski Mısırlılarda ölüme dair şöyle güzel bir  inanç varmış. İnsan ölüp ruhu cennetin kapısına gelince, kapıdaki görevli iki soru sorarmış. Birincisi,”Yaşarken mutluluğu tattın mı?”. İkincisi: ”Senin varlığın birilerine mutluluk verdi mi?”. Cennetin kapıları, her iki sorunun da cevabı “evet” olarak verebilene açılırmış sadece. Yaşarken mutluluğu tatmak ve birilerini mutlu etmek! Güzel bir duygu, güzel bir çağrışım, ancak neden insan insanı perişan etmeye, hayal kırıklığına uğratmaya devam ediyor? Halk ozanı Yunus Emre: ”Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü.”. Dini aidiyet olarak baktığınızda Balkanlarda çoğunlukta Hristiyanlar ve Müslümanlar yaşar. Bilindiği gibi, Müslümanlar Hz. İsa’nın Allah’ın elçisi olduğuna inanırlar. Kuran-ı Kerim’den Meryem Suresi’ni biliriz, Rum Suresi’ni de bilir bazılarımız. Dinlerimiz ayrıdır, fakat bunların temelindeki kültür dokusu benzerlikler taşır.
   Önceki yazılarımdan birinde yazımda bazı Bulgaristan Türklerinin çocuklarına  anadillerini okutmak istemediklerini dem vurmuştum. Bazı araştırmalarımız  gösteriyor ki, küçük bir kesim artık Türk kimliğinden uzaklaşmaktadır. Kaldı ki şimdilerde bunun için ortada ne bir dayatma, ne de zorunluluk vardır. Bulgaristan hükümetleri  azınlıkların eğitim ve kültür problemlerini çözmekten kaçınmaktadır. Bizler, her zaman olduğu gibi muhalefette olan  Hak ve Özgürlükler Hareketini suçlamaya devam ediyoruz ama aslında muhatabımız iktidardaki hükümettir.
   Bombaların patladığı bugünlerde  yine sağduyuya ihtiyacımız var. Provoke kışkırtıcı aksiyonlar çevremizde kol geziyor. Hani,  Kuzey Bulgaristan’da birileri beyinsiz  kafasına  kırmızı  bir fes yerleştirmişti   ve küçük padişahcık  edalarıyla ortalıklarda geziniyordu ya, üstüne bir de  utanmadan, sıkılmadan Osmanlı’nın adını telaffuz edip , anıt dikmeye kalkışmıştı… Unutmayalım ki bunlar birer profokatif eylemdir. Fesler ve Osmanlı’lar tarihte kaldılar, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti bunları reddetti. Tabi ki, bizler için Osmanlı’dan kalan en  iyi tarihi ve kültürel örnek ve uygulamalar kıvanç kaynağıdır. İşte, bu yazımla örtüşecek bir örnek: Avrupa’da bundan 500 yıl önce, 1492 yılında İspanyol Musevileri yok edilmek tehdidiyle karşılaştıkları zaman sığınacak hiçbir Avrupa ülkesi bulamamışlardır.  Öyle bir zamanda bir Müslüman Avrupa ülkesi, yani Osmanlı Devleti Padişahı olan II.Bayezid Han, gemiler göndererek Musevileri kurtarmış ve kendi sınırları içine getirmiştir. İşte o Museviler bugün de dinlerini, kültürlerini ve 500 yıl önceki İspanyol dilini hala koruyorlar. Bu gerçeği Balkanlarda yaşayan Hristiyan ve Müslümanlar unutmamalı…

0 yorum:

Yorum Gönder

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve AJANS BG'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Мненията на редакцията и на автора/ите могат да не съвпадат.